11 Temmuz 2013 Perşembe

Çilek Reçeli Denemece

Evde olduğum zamanlarda soluğu mutfakta almaya başladım. Yeni şeyler denemek, dışarıdan alınanlardan daha doğal şeyler yemek yeni hobim denebilir. 
Bu denemeler sırasında haydi bi cesaret reçel yapmaya giriştim. Daha önce reçel yapılırken mutfakta bile durmayan ben böyle bir işe girişince ön araştırma şart oldu, anne, kayınvalide, internet üçlüsü her zaman vazgeçilmezdir. =) 

Öncelikle çileklerimizi 35723792889 kere yıkayıp iyice temizliyoruz. Ardından yayvan bir tencereye koyup üzerien 1'e 1 oranında şeker ekliyoruz. 1 gün kadar böylece bekletiyoruz ki şeker erisin ve çilek iyice suyunu salsın. Sonra aşağıda gördüğünüz gibi bir hal alıyor çilekler.


 Sonra ocağa alıp kaynatmaya başlıyoruz. Bu noktada kayınvalidemin mucizevi tavsiyesini uyguluyoruz ve işimiz çok kolaylaşıyor. Tencerenin ağız kısmına tereyağ sürüyoruz. Bu sayede reçel taşmıyor ayrıca çok daha az köpük oluşuyor. İlk başta böyle bir şey olacağına inanmamıştım ama başında durup bekledim reçel yağın olduğu kısma kadar kabarıp orada kaldı. Pişerken üzerinde oluşan köpükleri de bir kaşık yardımıyla alıp atıyoruz. Ve ocaktan almamıza yakında yarım limon suyunu ekliyoruz. Limon suyu tam olarak neden ekleniyor anlayabilmiş değildim ama daha sonra yaptığım vişne konsantresi için tarif ararken renk salması ve suyun daha güzel renkli olması için eklendiği belirtilmiş. ( tarifi ve başka içecek tariflerini de bu sıcak günlerde paylaşmazsam olmaz tabii =) )

Asıl sorun ise reçelin kıvamını nasıl tutturacağımız... Bu noktada ise internet araştırmalarım mükemmel noktayı  bulmama yardımcı oldu. kıvamı anlayabilmek için yanımıza bir porselen tabak alıyoruz ve kaşığımıza aldığımız reçeli yukarıdan damlatıyoruz. Reçel eğer dağılırsa bir süre daha pişmeye ihtiyacı var, dağılmıyor ise tam kıvamında demektir. Unutmayın ki reçel soğuduğunda daha da koyu bir kıvama sahip olacaktır.  


Sonuç olarak da böyle 2 kavanoz reçelimiz olmuş oldu. İnsanlık için küçük ama benim için büyük bir adımla kırmızı meyve hastalığımın sonucu reçele de böylece ulaşmış oldum. Eşim de çok beğenince ertesi hafta bir bu kadar daha reçel yaptım. Bu kış için yeterli stoğa ulaştık bence =)

3 Temmuz 2013 Çarşamba

2 Haziran 2013 Pazar

#direngeziparkı

    Bu yazı, belki bundan 5-10 yıl, belki de sadece 1 ay sonrasına yazılmıştır. 
  Ne yazık ki toplumsal hafızası olmayan bir milletiz bu nedenle ne zaman böyle bir direniş olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız olacak bilmiyorum. Umarım olmaz, umarım günlerdir meydanlarda her türlü engellemeye, provakatif eyleme, devletin gazına karşı duranların emekleri, yürekleri boşuna gitmez.
  #DirenGeziParkı

  Olay bir parktaki ağaçları korumaya çalışmaktı. Masumca bir parkta duran nöbet tutan insanlar vardı. Çadırlarını kurmuş kitap okuyan gençler, bir yandan bebeğini emziren anneler vardı. Bugünün ulusal medyasında yer bulamasalar da, onlar marjinal gruplar ya da terörist değillerdi. Onlar sen, ben, o, apartmandaki Ayşe teyze belki de mahalledeki bakkal amcaydı. Bizdik... Belki orada, o parkta değildik, ama bizdik işte. Sonra rantlar ortaya çıktı, kitaplar, ağaçlar yıkılmak istendi, gözleri yaşarsın, ciğerleri sıkışsın giderler diye düşünüldü. Bilemediler, onlar orada görüldüğü kadar değildi, hepimizin yüreği oradaydı ve her şehirde bir gezi parkı vardı, ağaçlar vardı fikirlerimizi, özgürlüğümüzü, geleceğimizi, geçmişimizi, anılarımızı simgeleyen... Onların canını yakmaya çalıştılar ama bilemediler yürekleri nasıl birleştirdiklerini... Onların canını yaktılar ama yandaki komşu teyzenin de canı yandı.... Herkes koşar adımlarla ulaşmaya çalıştı gezi parkına, çünkü orası hepimizindi, bilemediler ki olay yalnızca 3-5 ağaç değildi, yürekler vardı, umutlar, hayaller, hürriyet vardı... Birden onlarca kişi, yüzler, binler, milyon oldu. 1 milyon tane tek oldu... O zamana kadar fikri ideolojisi her neyse farketmedi, hepsi birliğin içinde eridi gitti. Kalabalık arttıkça toz bulutu arttı, gözler yandıkça gözyaşları tek yüreğe aktı. Farketmediniz ama silahlarınızla bizi bir yaptınız. İzmir, Ankara, İstanbul, Bursa, Antalya, Mersin, Eskişehir... daha nice şehir bir oldu, hepsi gezi parkı içindi. 
    Diren gezi parkı umutlarımız için, hayallerimiz, geleceğimiz için. Çocuklarımızın da şehrin içinde ağaç olabileceğini görebilmesi için, aşklarını hayallerini ağaçların altında yaşayabilmesi için. 

    Bugün orada verilen mücadelenin içinde yer alamamak içimi yakıyor. Evet buradaki meydanda yerimi aldım ama orada eğer birilerinin canı hepimiz için yanıyorsa, hepimizin orada olması gerekir. Bu birlikteliğin de eğer cidden demokratik bir ülkede yaşıyorsak da medyada çarşaf çarşaf yayınlanması gerekirdi. Keşke o kadar patron tomanın önünde kollarını açmış, tek başına direnen bence bu direnişin de sembolü olan kadın kadar olmasa da (biliyoruz ki asla olamazlar) cesur olabilseler. 
  Sanki ne laf söylense boş, sadece boğazda düğüm, ancak yürekte yanan ateş var elimizde.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Roma'da Balayı Bol Gezmelidir =)

    Artık yeni evli çift olmaktan çıkarken, yaz da gelmişken balayında nereleri gezmişiz bir hatırlayasım geldi. Düğün üzeri damat Antalya candır gidelim yayılalım, dinlenelim derken, gelin başının etini yer hayatın boyunca yat dinlen ben balayında gezmek istiyorum diye. Ve tabii ki kazanan gelin olur =) Bu zafere destek olan şeylerden biri tur mu yoksa münferitte gidilir mi yurtdışına hangisi daha uygundur vs diye düşünürken benim gaza gelmemi sağlayan giz'li teras 'ın Roma ile ilgili yazıları oldu. Ben okur araştırır gezerim, uygun bir otelde buluruz işte dedim. Öyleydi böyleydi derken kendimizi tur satın almış bulduk. Vizesi pasaportu koşuşturması derken kendimizi Roma'da bulduk. 
    Dört gün boyunca Roma'yı tam manasıyla adım adım gezdik. Dönüşte ayaklarının altı su toplamış kociden işitilen iltifatlar paha biçilemezdi. =) En uygun ve güzel şekilde gezebilmek için kesinlikle önceden araştırma yapmak gerek diye düşünüp ben yeterli notlarla gittiğimi düşünüyorum. 

  Roma anılarına geçmeden önce ön hazırlık ne, nerede, ne zaman, nasıldan bahsetmek gerek bence. Bizim gibi kısıtlı bütçe ile gidenler için faydası olacaktır diye düşünüyorum. Öncelikle Roma'da görülmesi gereken yerlerden bahsetmek gerek ki buna göre kısıtlı zamanda nasıl gezilir giriş ücretleri ile nasıl mücadele edilir görebilelim =) 
  • Vatikan : St. Peter Basalicası ve Vatikan Müzesi olarak iki bölümden bahsedebiliriz. Basalica ücretsiz olarak gezilebiliyor. Zamanında Papa buranın güzelliğini herkesin görmesi Hıristiyanlığı tanıması, beğenmesi ve sevmesi için buranın ücretsiz olarak herkes tarafından gezilebilmesini istemiş. Bence çok da iyi etmiş çünkü gerçekten çok güzel bir yer. Ancak müzeye geldiğinizde durum biraz değişiyor. Tam bilet ücreti 16euro ancak bizim gibi şanslıysanız ve ayın son Pazar gününü Roma'da geçiriyorsanız, öğlene kadar Vatikan Müzesine ücretsiz olarak girebiliyorsunuz. Ancak bu noktada beklemeniz gereken yaklaşık 1 saat süren kuyruğu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu alternatiflerin yanı sıra Roma Pass adlı kart tercih edilebilir. İçeriğine göre fiyatı değişiklik gösteriyor. Ama genel içerik olarak 3 gün ücretsiz ulaşım ve 2 müzeye ücretsiz giriş ayrıca Colosseum'a sıra beklemeden girme avantajı sağlıyor. Vatikan'da bence herkesin kesinlikle ve kesinlikle göremsi gereken yer Sistina Şapel'i. Michelangelo, Rafaello, Caravaggio ve Canova'nın eserlerinin bulşunduğu alandan insanın çıkası gelmiyor kesinlikle.


  • Colosseum (Kolezyum): Eğer bizim gibi RomaPass almadıysanız işte en çok burada üzüleceksiniz, çünkü siz ortalama 1 saat sıra beklerken kartı olanlar sıra beklemeden içeri girecekler. Normal giriş için kişi başı 7.50 Euro ücret ödeniyor. Burada aldığınız bilet ile yan tarafta bulunan Palatino'ya da girebiliyorsunuz.Biz Colesseum'la ilgili çok fazla okuma yapmamıştık bu nedenle de pişmanlık duydum diyebilirim. M.S. 72-80 yıllarında köle ve mahkumlar için tarafından inşa edilen 4 kademeli anfteatr 50.000 kişi izleyici alabilecek kapasitede. O dönemden bu döneme gelmesini bir yana bırakın, hala insan şaşkınlıkla inceliyor etrafı.


  • Piazza Di Spagna (İspanyol Merdivenleri):  Bizim Roma'da en çok vakit geçirdiğimiz yerdi diyebilirim. etrafında şehrin en pahalı alış veriş merkezi olan bölgedir. Karşınızda Dior ve Channel afişlerine bakıp iç geçirirken oradaki kalabalığa uyup içkinizi yudumlayabilirsiniz.

  • Fontana Di Trevi (Aşk Çeşmesi): 18. yy'da yapılmış olan çeşmedir. İnanışa göre sağ elinizle sol omuzunuzun üzerinden çeşmeye bozuk para attığınızda şehri tekrar ziyaret ediyormuşsunuz. (keşke gerçek olsa =) ) Atılan bu paralar akşamları belediyece toplanarak ihtiyacı olanlar için harcanıyormuş. Bu durumda bizim gibi cebindeki Türk Lirasını kullananlardan çok hoşlanmamış olabilirler =) Sanırım şehirde beni en çok şaşırytan beklediğimden farklı olan yer burasıydı. O kadar küçük bir meydanın her yerde çok genişmiş gibi gösterilmesi değişik geldi. 
  • Trastevere: Roma'nın geleneksel işçi mahallesinin yaşadığı mahalledir. Santa Maria meydanından etrfaa paket taşlı bir çok sokak açılan mahalle bence çok hoştu. Vatikandan yürüyerek oraya varınca çok lezzetli ve inanılmaz ucuz(şehir merkeziyle kıyaslarsanız 5te 1 fiyatına filan) pizza yedik. Yanında içtiğimiz ev yapımı şarabın tadı da unutulmazlar arasında diyebilirim. 
  • Castel Sant'Angelo: Tiber nehrinin kıyısındaki kale, Türkler tarafından Cem Sulatının esir alındığı kale olarak biliniyor. Bernini ve öğrencilerinin eserlerindendir. (şehirde Bernini'nin bir çok eserini inceleyip, adam neler yapmış diyebiliyorsunuz)
     Kalenin fotografını bulamasam da oradan çektiğim manzara fotograflarını buldum =)
  • Bunların yanında; Piazza Venezia(Venedik Meydanı), Piazza Navona (Navona Meydanı), Piazza Nuovo, Piazza Del Popolo (halk Meydanı), Pantheon da görülmesi gereken yerlerden. 


  Biz bir kaç şehir yerine tek şehre gidip, doyasıya gezmeyi tercih ettik ki, Roma cidden 4 günden kısa sürede fazla sıkışacak bir şehir. Çünkü her yanı tarih, her yanı güzel. Tabii hava durumu da önemli gezebilmek için. Biz Ekim'in ilk haftası gitmemize rağmen hava çok sıcaktı. Kısa şort, elbise, favori parçalarım oldu. Spor ayakkabı da tabii ki böyle bir gezide vazgeçilmez. Bir tek son günümüzde yağmur yağdı epey, o zaman uzun kollu bir hırkaya ihtiyaç duydum. Nem ve sıcaklık çok yüksek olduğundan, gideceğiniz tarihi bahara denk getirirseniz gezmek daha kolay olabilir.

1 Şubat 2013 Cuma

Ve Düğün Fotografları...

Hem bütçemize uygun hem de dijital kopyaları bize verecek bir fotoğrafçı aradım, uzun süre ama bulduk. Az ve öz fotografımız oldu diyebilirim. Çekim düğün sonrasında yapıldığı için, ikimizde çok rahattık. Konu hakkındaki en hoş yorum ise kuaföründü. İlk defa 2.ye aynı geline gelin başı yapıyormuş, çok rahat oluyor. Ne istediğini tam olarak biliyorum, hiç bu kadar rahat gelin saçı yapmamıştım dedi.  Tabii biz düğün ve balayı arasında zamanımız olduğundan avantajlıydık herşeyi dinlenerek, tadını çıkararak yapabildik. (tek sorun vize çıkacak mı endişemizin bitmemiş olasıydı)

Fotograf çekimi için, Tirilye, Kumyaka ve Mudanyayı istedik. Çok iyi bildiğimiz, anılarımızın olduğu yerlerde çekim yaptırmak bize daha hoş geldi. Hem de tekdüze bir çekim olmayacaktı. 


Mudanya' da restauranta dönüştürülmüş bir yalı bulduk, oradaki garsondan izin alıp içinde çekim yapmaya başladık. Hani önceden gezip arasak o kadar hoş bir yer bulamayabilirdik belki de.... Artık çıkmak üzereydik oradan ki, mekanın sahibi olan bey geldi ve bize ağzına gelen herşeyi söyledi sanırım. Ve kovulmaktan beter bir halde, çıktık oradan. Keşke insanlar biraz daha anlayışlı, biraz daha yapıcı olabilseler. Eğer bu şekilde davranmasa defalarca o mekana gidip yemek yiyebilirdik, ama şu an gitmeyi düşünen insanlara bile bu durumu anlatıyoruz. 




Moralimiz bozulsa da durmak yok yola devam dedik. Hemen ileride benim hep çok hoşuma giden bir ev vardı, sahibinden izin alıp önünde fotoğraf çekmeye başladık. Biraz sonra kapı açıldı ve çok zarif bir bayan çıkarak bir çift küpe uzattı bana. Ve size layık değil ama yine de uğur getirmesi için size bir şey hediye etmek istedim dedi. Ne kadar mutlu olduğumu, ne kadar hoşuma gittiğini anlatamam size. O mutlulukla ver elini Tirilye dedik. Oraya kadar gitmişken önce Çamlı Kahvede bir mola verdik. Gelinlikle etrafta gezmek sizin için normal olsa da etraftakiler için çok normal olmayabiliyormuş, bunu anladık =) Yemeğimizi yiyip başladık fotograflara yine =) Oradan başladık ve ara sokakları gezik. Neden bilmiyorum ama orası bana hep huzur verecek sanırım.  

Ve benim hep istediğim şeylerden bir diğeri melek kanatları ile fotograf çekinmek olduğundan, ondan da kusur kalmayayım dedim. Ama çok ağırlarmış kaldıramadım ben onları ki....Ondan eteği eciş bücüş, kambur bir gelin çıktı ortaya =) 

Çekim bitti, stüdyoya gidip orada gelinliğimi çıkarayım da rahat rahat arabaya sığayım en azından dedim. kot tişört üzerine tac ve duvakla muhteşem kombini yakalayarak evin yolunu tuttum. Normalde hiç bir apartman sakini ile karşılaşmazken, tüm apartmanın erkeklerinin kapı tamire inmiş olması ve benim o halime garip garip bakmalarıyla gülsem mi ağlasam mı diye kalakaldım =) 

30 Ocak 2013 Çarşamba

Düğün Gününden Akılda Kalanlar =)

4. ayımızı doldurduktan sonra akılda kalanlarla gelelim düğün gününe... Ve bu yazının fon müziği gelin olmuş gidiyorsun olsun...

Öncelikle kına ile düğün arasında bir gün boşluk bırakmıştık, ki iyi ki de bunu yapmışız. Yoksa o gün bitmezdi gibi geliyor. :) Evde suların kesik olması büyük bir terslik oldu bizim açımızdan, her şey bir sıkıntı duş almak ayrı sıkıntıydı. 

Düğün günü, bir risk alıp, daha önce hiç gitmediğim bir kuaföre gittim. Salonun anlaşmalı olduğu bir yer vardı ve ben de bundan faydalanmak istemiştim. Niyetim düğün öncesinde fotoğraf çekimi yaptıracağımız gün prova yaptırmaktı. Ancak havalar kötü olunca çekimi erteledik, ben de provaya gitmedim. Zaten kafamdaki model belliydi. arkadaşlarımla beraber kuaförün yolunu tuttuk, doğrusu ben tahminimden daha rahattım. Güle oynaya bir kuaför süreci geçirdim. Saolsun kuaförümüz de güleryüzlü ve rahatlatıcıydı. Fotoğraf çekimi de gün içinde olmayınca bol bol vaktimiz vardı, çok sıkışmadık.Saçım da makyajım da tam istediğim gibi oldu.  

Her şey çok olağandı sanki, ta ki gelin almaya gelindiği ana kadar.. Şimdi bile düşündüğümde mideme hafiften bir sancı giriyor. Aklımdan geçenler, ağlamamam gerekiyor, hayır ağlamıyacağım vs vs Ortam, olaylar benim için çok pusluydu o anlarda... Herkes bir yanda sakın ağlama diyordu, ama gelin olmak kolay değil, hem ağlarım hem giderim. 

Gün sanki hemen bitti, salona geldiğimizde herşey güzel gözüküyordu.Gelin odasında oturup, gelenleri izlemenin bu kadar heyecanlı bir şey olabileceği hiç aklıma gelmezdi. İzledik, bekledik ve sıra bize geldi sonunda...

 Sonra enteresan nikah seromonisi başladı. Nikah memurumuzun kurduğu hiç bir cümlenin başı ile sonu alakalı değildi, buna rağmen gayet uzun bir konuşma yaptı, bu sırada taze çift masada gülme krizine girdi. Gülmemek için kendimizi kastıkça kıkır kıkır gülüyorduk. Şu an düşündükçe gülebiliyorum. 

Ve ilk dansa geldi sıra... Bizim için özel bir şarkı olmasını istiyorduk, ama dans dersi almak istemeyen bir nişanlıya sahiptim. Gerçi bu sayede nasıl oldu da aklımıza gelmedi dediğimiz şarkımızı bulduk. Babazula'dan Bir Sana Bir de Bana ile dans ettik. Kimse bilmediği için cidden bize özel oldu :)


Sonrasında ise durdurak bilmeyen eğlence başladı. Bu kısımda güzel olan, düğün sonrası geri dönüşlerdi, herkes çok eğlendiğini, hiç bu kadar kalabalık bir pist görmediklerini söyledi. Hihihih çok mutlu olduk tabii ki.. Oyun havalarında eller havayaya kadar, hiç kimse yerine oturmadı, coştukça coştuk.  O kadar çok coşmuşum, oynamışım ki, gelimliğimin kolunu sökmüşüm. =)

Düğünün ortasında tüm gün midesi bir şey almayan ben açlıktan ölüyorum diye mızıldanmasam daha da süper olabilirdi sanırım =)  Ama benim bu mızıldanmalarım bile olsa, düğün saat 01:00 de bitti, onda da düğün salonu artık bitirelim dedi. :) Pazar akşamı düğün yaparken, tedirginliklerimiz vardı, insanlar gelir mi, erken mi giderler diye. Ama herşey çok güzeldi. 

Tabii düğünün unutulmaz karelerinden birini damadın arkadaşları yaşattı herkese=), Düğünün olduğu salonun ön tarafı terastı. Damadın, aşırı alkol alan arkadaşları, terasta sigara içerlerken, halay müziği çalmaya başladı. Bir an baktığımda insanlar normal bir biçimde halay çekiyorlardı ki, bir grup terastan halay çekerek salona girip, tüm halayı dağıtıp, ortada hoplamaya başladı. Onlar o kadar eğleniyordu ki, herkes gülmeye başladı. Heralde hayatımın sonuna kadar gülerek hatırlayacağım bir anı oldu, bu da.




25 Ocak 2013 Cuma

Düğünden sonra blogtan çok uzak kaldım. Yazayım dedim, anlatmaya başladım ama devam ettiremedim. Yazmadım ama bol bol okudum, aslında bugüne kadar böyle birden yazmamaya başlayanlara da çok kızardım. Ama gelin görün ki insanın bazen eli ermiyormuş, anlatma hevesi tükeniyormuş.

Eğlenceli ve heyecanlı bir düğün, muhteşem bir balayı, yine eğlenceli fotograf çekiminin ardından, iş hayatına adım attım. İlk olarak (evet ilk olarak diyorum çünk yerimde çok durmadım) bir otelde çalışmaya başladım. Ve artık şunu bilir şunu söylerim, hizmet sektöründe çalışmak ciddi bir özveri gerektiriyor. Tabii buna acaba ben personelimi nasıl sömürürüm, nasıl burnundan getiririm çalışmayı, zihniyeti de eklendiğinde çekilmez bir hal alıyor. 1 ay kadar sabah 8 akşam 6 haftada 6 gün çalıştım. Yasal sınırın üzerinde çalışmaya gıkımı çıkarmadım. Sabahları eşim işe bıraktığından ve onun da mesaisi 8de başladığından beni mesaiye 10 dakika kala işe bırakıyordu ancak ben laf işitmeye başladım, işyerimde. Çünkü işe saba 07:40 civarında gelmem gerekiyormuş, mesaiye 2 dakika kala iş yerine gelinmez dediler. Bunları duymazlıktan gelmeye çalışırken çıkış saatim sorun olmaya başladı, çünkü saat 6da çıkmak dakika saymak anlamına geliyormuş, buçuğa kadar beklemem gerekirmiş. Tabii bu bahsettiğim durum işin varsa kal filan değil kesinlikle. Öyle olsa zaten mecburen kalıyor insan ancak iş yokken de durmanın bir anlamı yok değil mi??? Oradaki son 1 haftam boyunca sürekli olumlama yaptım diyebilirim. O kadar şartlanmıştım ki çalışma saatlerine, sadece ve sadece haftasonlarını evimde geçirebileceğim, huzurlu, çalışma saatleri kesin net belli, erkenden evimde olabileceğim iş istiyorum dedim hep, gönülden istemiş olmalıyım ki o haftanın ortasında pat diye çok alakasız bir şekilde başka bir işten haberdar oldum. Gittim görüştüm, hemen başla dediler. Ve hayatıma kasvet indiren, otelden arkama bakmadan çıkıp gittim. İyi ki de gitmişim, zaten kötü şartlarda insanları aşağılayarak çalıştıranlardan beklenen son hareketi de yapmışlar tabii ki, birinci ayım işten ayrıldıktan sonra doldu ve ben öğrendim ki sigorta denen şeyden adamların haberi bile yokmuş, emek hırsızları sigorta yapmamışlar. Şanslıymışım ki erkenden ayrılmışım oradan.

Şimdi ise çok daha huzurlu, sigortamın yattığı bir yerde çalışıyorum, kendime ve evime de vaktim kalıyor. Evlilik garip bir şey :) hiç birşeyin yetişmediği bir süreç sanırım, çocuğu olan insanlar ne yapıyor, ben çok mu tembelim anlayamıyorum. Ev her taraftan ayrı bağırıyor, ütü, çamaşır, yemek, temizlik, bulaşık diye :) tabii bunun yanı sıra misafirler, gitmek istediğiniz arkadaşlar, akraba ve anneler...

3 günde iş yerinde kaçak kaçak yazılan bir postun sonuna geldim sanırım artık :) 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...